FAZ 28.03.2026
08:06 Uhr

İstanbul’dan mektuplar: Türkiye’de otokrasi neyle besleniyor?


Ankara, küresel krizleri dış politikada manevra alanına çevirirken; Saray rejimi bu jeopolitik alanı içeride baskıyı derinleştirmek, yargıyı siyasallaştırmak ve hukuk devletini aşındırmak için kullanıyor.

İstanbul’dan mektuplar: Türkiye’de otokrasi neyle besleniyor?

Savaşlar, uluslararası çalkantılar, bölgesel krizler kuşkusuz tüm dünyayı olumsuz etkiliyor. Demokrasiler geriliyor, ekonomiler alt üst oluyor. Ancak biz Türkiye’de yaşayanlar, olumsuz gelişmelerin etkisini çok daha fazla yaşıyoruz. Çünkü Türkiye’yi 24 yıldır yöneten Erdoğan; her krizi toplumu baskılamak, kendi iktidarını da mutlaklaştırmak için kullanıyor. Kendisine yönelik en büyük itiraz olan 2013’teki Gezi isyanını, aynı döneme denk gelen Arap Baharı’na benzeterek „dış güçlerin yönlendirdiği bir kalkışma“ olarak yorumladı. Kutuplaştırma silahını çıkardı, isyanı orantısız güçle bastırdı. Hemen akabinde şiddetlenen Suriye iç savaşı da, Erdoğan için özellikle Batı’ya karşı bir silaha dönüştü. Göç dalgasını bir tehdit gibi kullanarak, otoriter adımlarına gelecek dış tepkileri cılız hale getirdi. Rusya-Ukrayna savaşı da, güç merkezlerini birbirine karşı kullanmayı çok seven Erdoğan’ın ekmeğine yağ sürdü. Savaşın her iki tarafıyla da temas edebilme fırsatını kaçırmayarak içeride daha da sertleşme cesareti buldu. Zur übersetzten, für die deutschen Leser redaktionell bearbeiteten Fassung der KolumneAlman okurlar için çevrilip düzenlenmiş versiyonu için tıklayın Geçen ayın sonunda ABD-İsrail saldırılarıyla başlayan İran savaşı da; Erdoğan için büyük bir fırsat, Türkiye demokrasisi açısından çok büyük bir tehlikeye dönüşebilir. Türkiye’nin artan jeopolitik önemi, Batı’nın eleştirilerini yumuşatabilir. Bu da içeride demokratik gerilemeyi daha da hızlandırma riskini beraberinde getiriyor. Savaş, iç siyaset açısından da Erdoğan’a bir başka fırsat sunuyor. 560 kilometrelik en uzun ikinci sınıra sahip olduğumuz İran’daki çatışmaların, Türkiye’de siyasetin odağını ekonomi ve iç sorunlardan, güvenlik ve dış tehdit algısına kaydırma riski var. Bu durum, „bayrak etrafında toplanma“ etkisi yaratarak uzun süredir çoğunluk desteğini kaybeden Erdoğan rejiminin toplumsal desteğini konsolide edebilir. Erdoğan, tüm bu “fırsat”ların kendisine yetmeyeceğini biliyor. Uluslararası krizleri fırsata çevirmesine rağmen, sandık geldiğinde kazanmasının garanti olmadığını görüyor. Toplumsal rıza üretemeyen Saray rejimi, baskı ve yargı sopasıyla ayakta kalmaya çalışıyor. Erdoğan’ın, en büyük rakibi olan Ekrem İmamoğlu’nu bundan tam bir yıl önce „yolsuzluk“ iddiasıyla hapse attırdığını biliyorsunuz. Hem de cumhurbaşkanlığı adaylığı için şart olan 31 yıllık diplomasını iptal ettirdikten bir gün sonra. Hakkında 10’u aşkın dava açılan İmamoğlu, binlerce yıl hapisle yargılanıyor. Ana muhalefet partisi neredeyse kapatılma riskiyle karşı karşıya. Rejim bununla da yetinmiyor, kendisine bayrak açan öğrencilerden sanatçılara, gazetecilerden sendikacılara kadar herkesi yargı kıskacına alıyor. Türkiye’nin en ünlü pop şarkıcılarından Hande Yener, bir konserinde „Biz bu devri çok güzel devireceğiz“ dediği için anayasal düzeni hedef almaktan soruşturmaya uğradı. Yılbaşı öncesi üniversite bahçesindeki ağaçları süsledikleri için 16 öğrenci hakkında „kamu malına zarar vermek”ten soruşturma başlatıldı. En temel anayasal haklardan biri olan grev, zaten yıllardır “milli güvenlik“ gerekçesiyle yasaklanıyor. Şimdi ise bir sendika başkanı, fabrikada iki kolu kopan fabrika işçisi için „Hesap soran oldu mu? Olmadı“ dediği için tutuklandı. Yargı cenderesinin kuşkusuz en büyük kurbanları, iktidarı eleştiren gazeteciler. Sıklıkla terör örgütü üyesi olmak veya Erdoğan’a hakaretle suçlanarak hapse atılıyorlardı. Ancak 4 yıl önce çıkarılan Dezenformasyon Yasası, tam da endişe ettiğimiz gibi gazetecileri susturmak için bir silaha dönüştü. Oysa yasa hazırlanırken, Saray temsilcileri bu endişeye karşılık „Gazetecilik faaliyetleri cezalandırılmayacak“ sözü vermişlerdi. Elbette öyle olmadı, 2022’den bu yana iktidarın hoşuna gitmeyen her haber, „halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak“ olarak değerlendirilerek bir davaya dönüşüyor. Yasa çıktığından bu yana 100’e yakın gazeteci, haberlerinden dolayı mahkemelik oldu. Onlarcası gözaltına alındı, yaklaşık 10’dan fazla gazeteci tutuklandı. Bu yasanın son kurbanı, BirGün gazetesi muhabiri İsmail Arı oldu. Son yıllarda en çarpıcı haberlere imza atan, en prestijli gazetecilik ödüllerini alan Arı, Erdoğan ve ailesinin yönettiği vakıflarla ilgili haberi yüzünden cezaevine konuldu. Halkı yanıltmak bir tarafa, İsmail Arı toplumu aydınlatan çok önemli haberlere imza atmıştı. Yardım kuruluşu Kızılay’ın deprem zamanında çadırları parayla satmasından, tarikatlardaki taciz rezaletine kadar birçok skandalı ortaya çıkarmıştı. Bu sebeple ölüm tehditleriyle karşı karşıya olduğu için devletin sağladığı iki polis tarafından korunuyordu. Aynı devletin yargısı, Erdoğan ailesine dokunduğu için İsmail Arı’yı hapse atmayı tercih etti. Bu arada, Dezenformasyon Yasası, elbette Erdoğan yanlılarına dokunmuyor. Ekrem İmamoğlu’nun geçen sene tutuklanmasından sonra Saray basınında ne yalanlar yazıldı… Örneğin bir otoparktaki onlarca lüks aracın, İmamoğlu’na ait olduğu iddia edildi. Ertesi gün bu araçların, Erdoğan’ın müttefiki olan MHP üyesi bir milletvekiline ait olduğu ortaya çıktı. „İşte İmamoğlu’nun özel jeti: Rüşvet paralarını Londra’ya bu uçaklarla kaçırdılar“ manşetleri atıldı, uçağın Erdoğan’ın partisinden milletvekili adayı olan bir işadamına ait olduğu, İmamoğlu’nun tek bir gün bile bu uçağı kullanmadığı ispatlandı. İktidara yakın bir televizyon kanalında, „İmamoğlu’nun bürokratının evinde, parkelerin altına gizlenmiş 2 milyon dolar bulundu“ haberi yayınlandı, elbette de bu da yalan çıktı. Tahmin edeceğiniz gibi bu haberleri yapanlar hakkında da Dezenformasyon Yasası’ndan herhangi bir işlem yapılmıyor. İmamoğlu hakkındaki yolsuzluk davasına toplumsal destek sağlamak için yayınlanıyordu bu haberler ama tüm bu çabalara karşın her 4 kişiden 3’ü bu davanın hukuki olduğuna inanmıyor. Saray rejiminin sahiciliğini sorgulatacak trajikomik bir anekdotla bitireyim mektubumu. Türkiye’nin en çok izlenen Youtube kanalının sahibi gazeteci Fatih Altaylı, bir yayınında Erdoğan’ı tehdit etmekle suçlanmış, sadece eleştirel sözleri nedeniyle „Cumhurbaşkanı’na fiili saldırı“ maddesinden hapse atılmıştı. Yani neredeyse sözleriyle suikast girişiminde bulunmuştu! Altaylı bu yayınından birkaç gün sonra, Erdoğan’ın başdanışmanının sosyal medyada hedef göstermesi üzerine evi basılarak gözaltına alınmıştı. Hatta Erdoğan da davaya müdahil olmuş; avukatı, savcılığın ceza talebine katılarak Fatih Altaylı’nın cezalandırılmasını istedi. 6 ayını cezaevinde geçiren Altaylı, yargılandığı suçtan mahkûm edilerek salıverildi. Cezaevindeyken, beyninde ikinci bir tümör çıkmıştı. Özgürlüğüne kavuşunca ağır bir ameliyat geçirmek zorunda kaldı. Evinde istirahat ederken telefonu çaldı. Arayan, Erdoğan’dı. Altaylı’ya hastalığından dolayı „Geçmiş olsun“ diyordu! Tıpkı 1940’lar Amerikasını anlatan filmlerde olduğu gibi… O filmlerde cenazelere ilk çelengi kimin gönderdiğini bilirsiniz. Ben hatırlasam da yazamıyorum.