Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı’na girmemesine rağmen o dönem yoksullaşmasını en iyi anlatan kitabı, ünlü hikâyecilerimizden Oktay Akbal yazmıştı: „Önce Ekmekler Bozuldu.“ Akbal, kitaba adını veren öyküsünde; ekonomik koşulların bir toplumun kimyasını bozduğunu şu sözlerle anlatıyordu: „Önce ekmekler bozulmuş, ardından her şey de bozulmuştu. Dünyanın tadı kaçmıştı. Her şey birden değişivermişti. Ekmek, su, hava, sokaklar, meydanlar, insanlar… İyileri kötü, cömertleri hasis, duyguluları katı yürekli oldular. Ah, o ekmeğin bozulması — insanların mayası muhakkak ki ekmektir.“ Zur übersetzten, für die deutschen Leser redaktionell bearbeiteten Fassung der Kolumne\nAlman okurlar için çevrilip düzenlenmiş versiyonu için tıklayın Türkiye’yi 23 yıldan uzun süredir yöneten Erdoğan’ın ekonomi politikaları da, bu yüzyılda da herhangi bir savaşın parçası olmamamıza rağmen kimyamızı altüst etti. Saray rejimi yüzünden sadece politik olarak kutuplaşmadık; kaygılı, stresli ve birbirine güvenmeyen bir topluma dönüştük. Geçen ay yapılan bir araştırmaya göre, toplumun yarısı „yüksek stres“ yaşıyor. Bu yüksek stresin kaynağı ise yüzde 65 ile -doğrudan ya da dolaylı biçimde- ekonomik koşullar. Stresimiz bugünle de sınırlı değil. Belirsizlik nedeniyle gelecek kaygımız da yüksek. Her 6 kişiden 5’i, orta ya da şiddetli kaygı yaşıyor. Doğal olarak bunu en çok yaşayanlar ise 18-29 yaş grubundakiler. Çünkü yarının bugünden daha iyi olacağına inanmıyorlar. Oktay Akbal’ın 1946’da kaleme aldığı öyküde işaret ettiği gibi, bugünlerde ekmeğimiz gibi toplumsal mayamız da bozuluyor. Birbirine güvenen, dayanışma geleneği olan bu toplumu tanımak artık mümkün değil. Yüksek enflasyon, gelir eşitsizliği ve geçim kaygısı arttıkça herkes daha temkinli, daha gergin, daha şüpheci hale geldi. Kaynakların kıt olduğu hissi, “öteki”ne karşı güveni azalttı. PEW’in 25 ülkede yaptığı araştırmada birbirine en güvensiz ülke çıkmamız tesadüf değil. Türkiye’de yaşayanların yüzde 84’ü, ötekine güvenmiyor. Ekonomi sadece toplumdaki güveni değil, toplumun kendisini de eritiyor. İktidarın özellikle son 10 yılda yarattığı ekonomik yıkım, doğurganlık hızını da rekor düzeyde düşürüyor. Erdoğan, topluma „En az 3 çocuk“ talimatı vermişti. Ancak artan konut maliyetleri, yüksek enflasyon ve eğitim-gıda giderlerinin aile bütçesi üzerinde ağır bir yük yaratması nedeniyle, aileler değil üçüncü çocuk ikinci çocuktan da vazgeçiyor. 10 yıl önce aile başına 2,11 olan ortalama çocuk sayısı, şimdi 1,51’e düşerek 103 yıllık cumhuriyet tarihimizin en düşük seviyesine ulaştı. Saray rejiminin politikaları nedeniyle yıllardır övündüğümüz genç nüfus avantajımızı yitirmedik sadece, bu yıllarda yaşadığımız düşüş nedeniyle 22’nci yüzyıla 86 milyonluk nüfusumuzun yarısıyla girme riskimiz var artık. Vatandaşa 3 çocuk talimatı verirken tam aksi bir sonuca yol açan iktidar, yarattığı tabloyu değiştirebilmek için panikle çeşitli adımlar atmaya başladı. Nüfusun azalmasına yol açan ekonomik tabloyu değiştiremedi elbette… Sembolik adımlarla vatandaşlara şirin görünmeye çalıştı sadece. Örneğin 2025’i „Aile Yılı“ ilan ettiler, evliliği teşvik eden kampanyalar başlattılar. Çocuk yapana tek seferlik 5 bin lira, yani yaklaşık 90 Euro ödediler. Bu para, bir aylık bebek bezi masrafını bile karşılamıyor elbette. Bu tür adımlar işe yaramayınca, iktidar her zamanki gibi hayali düşmanlar yaratma yolunu seçti. Bunun en yakın zamandaki kurbanı, Türkiye’de de üretim tesisleri bulunan Alman beyaz eşya devi Bosch oldu. Anneler Günü için hazırlanan reklam kampanyasında, tüy toplama özelliği olan bir süpürge tanıtılıyordu. Mağazaya giren bir kadın evindeki „çocuğundan“ söz ediyor, satıcı kadın da kendi çocuklarının yaramazlıklarını anlatıyordu. Finalde ise müşterinin „çocuğum“ diye andığının, onu evinde bekleyen köpeği olduğu ortaya çıkıyor, reklam „Bir ömür kalbinde taşıdığında da anne olursun.“ ifadesiyle sona eriyordu. Bosch bu reklamla, anneliği biyolojik bir bağın ötesine taşıyarak; bir canlıya emek veren, onu koruyan ve karşılıksız seven „tüm anneleri“ (evcil hayvan sahipleri dahil) kapsayan kapsayıcı bir mesaj vermeye çalışmıştı. Ancak iktidar, aradığı düşmanı bulmuştu. Önce iktidar yanlısı basın üzerinden Bosch, „annelik kavramını değersizleştirdiği“ gerekçesiyle hedefe konuldu. „Hayvan sahipliğini çocuk sahibi olmakla aynı kefeye koyduğu“ için Alman şirkete yönelik bir linç kampanyası başlatıldı. Aile Bakanı sert bir açıklama yaparak reklamın yargıya taşınacağını açıkladı. İktidarın sansür aygıtı RTÜK, reklam hakkında inceleme başlatıldığını duyurdu. Bu tepkilere sesini çıkaramayan Bosch, reklamını geri çekmek zorunda kaldı. 1910’da İstanbul’da temsilcilik açan, 1972 yılından bu yana da farklı kentlerde otomotiv parçaları, otomasyon sistemleri ve beyaz eşya üreten Bosch’un, bir reklam yüzünden hukuki süreçle karşı karşıya kalmasını küçümsemeyin bence… Bosch’la aynı tarihlerden itibaren Türkiye’de satış ve üretim yapan Mercedes’in başına gelenleri hatırlar mısınız… 2017 yılında, Ankara’nın Mercedes’i „teröre destek veren şirketler“ listesine koyduğunu anlatmıştım size… Ankara, o dönem son dakikada Mercedes’i listeden çıkarmıştı. Ama bugünlerde Türkiye’deki hukuksuzluk, sadece yerli şirketleri değil uluslararası yatırımları da oldukça ciddi tehlikelerle karşı karşıya bırakabilir. Son iki yılda çıkan iki kanun, Saray rejiminin hem yerli hem de yabancı yatırımcıların mülkiyet hakkına tamamen el koymasına izin veriyor. Türkiye’de terörist ilan edilmenin ne kadar kolay olduğunu biliyorsunuz. Dövize yatırım yapanlar, iktidara oy vermeyenler, Türkiye’nin kredi notunu düşüren finans kuruluşları, eylem yapan öğrenciler, gazeteciler, Nobelli edebiyatçımız Orhan Pamuk ve niceleri… Erdoğan’ın ağzından terörist olmakla suçlanmıştı. 2025’in başında çıkarılan yasayla, Türkiye’de faaliyette bulunan yerli ya da yabancı bir şirkete devletin el koyması için -mahkemelerin verdiği bir hüküm olmasa bile- hakkında soruşturma açılmış olması yetiyor. Yani Saray’ın atadığı bir savcı, sizin terörist olmanızdan sadece şüphelenmişse, yıllarca emek verip büyüttüğünüz şirketinize bir gecede el konuyor. Bu yasanın son kurbanı, az sayıdaki bağımsız televizyon kanalından biri olan Tele1 oldu. Kanalın kurucusu gazeteci Merdan Yanardağ, ajanlıkla suçlanarak tutuklandı. Yargılaması devam ediyor. Daha sabah evi basılıp gözaltına alınmadan önce Tele1’e el konduğu açıklandı. Mahkemeden herhangi bir hüküm verilmemiş olmasına rağmen, geçen hafta Tele1 devlet tarafından satışa çıkarıldı! Mülkiyet hakkına yönelik tehditler, sadece şirketleri bağlamıyor. Kaç kuşaktır sahibi olduğunuz tapulu evinizi, arsanızı da iktidarın tek bir imzasıyla kaybedebilirsiniz. 2023’te yaşadığımız deprem felaketini bahane ederek çıkarılan „rezerv alan“ yasasıyla devlet sizi tapulu evinizden edebiliyor. Yerine depreme dayanıklı ev yapacağını sanmayın. Değerli arazileri, iktidara yakın işadamlarına peşkeş çekiyor. Evinizin yerine, lüks binalar, alışveriş merkezleri veya gökdelenler dikiliyor! Buna karşı çıkan muhalif belediye başkanları mı var? Onları da bir gecede hapse koyarak yerlerine kayyum atıyorlar… Hukukun üstünlüğünün işlemediği, mala-mülke bir gecede el konulan öngörülemez bir ülkeye kimse yatırım yapar mı? Ne yazık ki hayır… Türkiye Hazinesi rekor faiz vermesine rağmen, sıcak para dahil yabancı yatırımcı çekemiyor. Yerli yatırımcılar da yıllardır tesislerini, sermayelerini yurt dışına çıkarıyor. Peki iktidar buna karşı ne yapıyor? Tıpkı azalan nüfus sorunundaki gibi gerçek çözüm üretmek yerine iddialı vaatlerde bulunuyor. Önce Erdoğan, „Türkiye’yi küresel cazibe merkezi yapacağız“ dedi. Ardından „Hukuki güvence“ konulu toplantıda Adalet Bakanı Akın Gürlek, şunları söyledi: „Türkiye’de kimsenin mülkiyet hakkı zedelenmeyecek; hukuk sistemi yatırımcıya tam güvence sunacak.“ Bu açıklamanın yapıldığı tarihlerde iktidar yanlısı bir işadamının “rezerv alan”daki gökdelen inşaatına izin vermeyen Şişli Belediye Başkanı Emrah Şahan cezaevinde yatıyor, ajanlık suçlamasıyla el konan Tele1’in satışı için ihale tarihi açıklanıyor, Alman sanayi devi Bosch hakkında da soruşturma başlatılıyordu.
